23 Haz 2013

Türkiye: Ağaçlardan Ormanı Görememek / Michael Roberts

TÜRKİYE:AĞAÇLARDAN ORMANI GÖREMEMEK
Michael Roberts, 3 Haziran 2013

Türkiye'de geçtiğimiz hafta boyunca yaşanan protesto patlaması hükümetin, içerisinde başka bir cami daha içeren başka bir AVM daha ile parkı değiştirme, laik Atatürk Kültür Merkezi'ni yıkıp yerine Osmanlı dönemi askeri bir kışlayı tekrar inşa etme planı kapsamında Gezi parkındaki ağaçların kesilmesini insanların engellemeye çalışmasıyla başlamıştı. Bu tarihsel bir rastlantı değildi, yeşil alanların gelişmeye feda edilmesine Türklerin geniş bir kesimi tarafından (işçi sınıfı ve orta sınıf) karşı çıkılıyordu. OECD'ye göre Türklerin %33'ü yeşil alanlardan yoksun olduğunu düşünüyor ki bu OECD Avrupa ülkelerindeki ortalama %12'den daha da yüksek olan bölgedeki en yüksek tatminsizlik seviyesidir.

Yöneten AK parti ile yerli ve yabancı sermayeyi ilgilendirdiği kadarıyla Türkiye kapitalizmi gelişiyordu ve ağaçlar da dahil olmak üzere bunun önünde hiç bir şey durmamalıydı. Türkiye OECD'nin zenginler kulübünün basamaklarını çıkmak istiyor ve hala on yılın sonunda Avrupa Birliği'ne girebilmek için uğraşıyor. Aynı zamanda, hükümet despot bir şekilde, bu kapitalist genişleme üzerine, İran tarzındaki alkol kullanımı, dini gerekleri yerine getirme, giyinme üzerine katı kurallar koyma ve kadınları boyunduruk altına alma şeklindeki İslami türdeki devlet üst yapısını dayatmaya çalışıyor. Bugüne kadar AK parti çok başarılıydı, seçimleri ardı ardına kazanıyordu, Atatürk'ün önceki laik ordusunu küçültüyordu ve yozlaşmış orta sınıf partilerinin laik muhalefetini dağıtıyordu. AK Parti bu çabasında 10 yıldan biraz daha fazla bir zamandır kendisine taban haline getirdiği şehirlerin büyük kent yoksullarının desteğini aldı. Fakat elbette, bu tartışmasız gücü edinerek, şimdi büyük iş dünyası ve yabancı sermaye (zaman zaman yaşanan sürtüşmelere rağmen) için bir araç haline geldi. Hükümet gittikçe daha fazla kendisini, bölgedeki çeşitli çatışmalara müdahale edebilmesi mümkün ve bu konuda istekli olan bölgesel bir güç olarak görüyor: İran, Filistin ve yakın geçmişte Suriye.

Yüzeyde görünen odur ki Türkiye sermayesi büyük problemlerle karşılaşmadan büyümektedir. Ve kentlere yoksul kırsal alanlardan gelen emek gücünü sömürmek üzere (kapitalist gelişmenin klasik kaynağı) yabancı sermayenin ülkeye akışıyla ekonomik büyümenin son yıllarda hızlandığı da doğrudur. Fakat bu belirgin ekonomik başarı, zayıf bir kapitalizmin güçsüz ve genç ayakları üzerine kurulmuştur ve yolsuzluklar, dini geri kalmışlık, insan hakları ve yasaların yetersizliği tarafından aşağıya çekilmektedir. IMF'ye göre, Gini katsayısı ile ölçülen gelir dağılımının eşitsizliği 40 civarındadır, bu gelişmiş kapitalist ekonomilerin en eşitsiz olanı ABD'den daha yüksek ve gelişen Avrupa'da, Rusya'nın dışında, en yükseğidir.

Türkiye'nin, Sınır Tanımayan Gazeteciler Basın Özgürlüğü Sıralamasında 154. sırada olması bir sürpriz değildir. Türkiye sadece “gazeteciler için şu anki dünyanın en büyük hapishanesi” değil aynı zamanda medya patronlarının hükümetin baskısıyla gazetecileri işten kovduğu bir ülkedir. Ve refah göreceli bir şeydir, ve elbette herkes için değildir. 15-64 yaş arasındaki çalışabilir nüfusun %48'i ücretli bir işe sahiptir ki bu OECD ortalaması olan %66'dan daha düşüktür ve OECD içindeki en düşük orandır. Türkiye'de insanlar yılda 1877 saat çalışmaktadır, bu değer de OECD ortalaması olan 1766 saatten yüksektir. Bununla birlikte Türkiye'de çalışanların %46'sı çok uzun saatler boyunca çalışmaktadır, bu oran ortalamanın %9 olduğu OECD içerisindeki en büyük orandır.

İnsanların yaklaşık %67'si var olan barınma durumundan memnun olduğunu söylemektedir, bu oran OECD ortalaması olan %87'den oldukça düşüktür ve OECD ülkeleri arasında en düşük düzeydir. Türkiye'de, ortalama bir ev kişi başına 0.9 oda barındırır, bu oran OECD ortalaması olan kişi başına 1.6 odadan daha düşük ve OECD içerisinde en düşük oranlardan biridir. Temel olanaklar bağlamında Türkiye'de insanların %87.3'ü konut içinde sifonlu tuvalet özel erişimine sahip konutlarda yaşamaktadır, bu oran OECD ortalaması olan %97.8'den düşüktür, OECD ülkeleri arasındaki en düşük orandır.

En başarılı okul sistemleri bütün öğrencilere yüksek kalitede eğitim sağlayabilenlerdir. Türkiye'de, en yüksek sosyo-ekonomik katmanın %20'si ile en düşük sosyo-ekonomik katmanın %20'si arasındaki sonuçlardaki ortalama fark, 106 puandır, bu OECD ortalaması olan 99 puandan yüksektir. Bunun anlamı Türkiye'deki okul sisteminin çoğunlukla daha varlıklı olanlar için daha kaliteli eğitim sağladığıdır.

Türkiye'nin toplam sağlık harcaması GSYİH'in %6.1'dir, OECD ülkeleri içerisindeki %9.5 ortalamadan üç puan daha azdır. 2008'de 913$ ile Türkiye'nin kişi başına sağlık harcaması da OECD'nin en düşüğüdür, OECD ortalaması 3268$'dır. Türkiye'de insanların sadece %61'i suyun kalitesinden memnun olduklarını söylemektedir. Bu sayı OECD'nin en düşüğüdür, ki ortalama tatmin düzeyi %84'tür, bu bize Türkiye'nin sakinlerine iyi kalitede su sağlamakta zorluklarla karşılaştığını göstermektedir.

Büyük Durgunluk Türkiye kapitalizmini de başka yerlerdeki kadar sert vurdu. Hükümetin buna yanıtı (IMF tavsiyesine karşın) yurtiçi talebi beslemek için muazzam kredi canlanmasını serbest bırakmak olmuştur. Bu enflasyon oranını çift hanelere çıkarmış ve 2011 yılının cari işlem açığını GSYİH'in %10'una (dolar bakımından dünyanın en büyük ikincisi) genişletmiştir, bu da Türkiye'yi, küresel belirsizliğin devam ettiği zamanlarda sermaye akışının tersine dönme risklerine açık hale getirmiştir. Dışsal finansman gereksinimleri GSYİH'in %25'i kadardır, böylece Türk bankaları kısa vadeli yabancı borçlanmaya bel bağlamaktadır. Türkiye tarım ekonomisinden hizmetler ekonomisine 20 yıllık bir süre içerisinde sıçramıştır ve durgunluk imalat temelini zayıflatmıştır. Eczacıbaşı ve Zorlu gibi gruplar son bir kaç yılda, ana faaliyet alanlarında yatırım yapmak yerine devasa alışveriş merkezleri kurmayı tercih etmiştir.

Son iki yılda, ekonomi, yurtiçi taleplerin zayıflamasının etkisiyle yavaşladı. Türkiye yabancı sermaye akışının yaratabileceği canlanma-düşüş döngülerine meyilli kalmaya devam etmektedir. Küresel emperyalizmin sağlığı Türkiye'nin kendi büyümesinde hala ağır basan etkendir. Ulusal tasarruflar son 15 yılda çarpıcı bir şekilde düşmüştür, 1990'ların sonunda GSYİH'in %25'i iken şimdi %15'den daha düşüktür. Bu azalma bu dönem boyunca herhangi bir G-20 ülkesinden daha büyük olmuştur ve yeni gelişen ekonomilerin deneyimlerine katı bir karşıtlık şeklinde durmaktadır. Bu yüzden Türkiye, pazarlanabilir sektöre daha fazla doğrudan yabancı yatırım (DYY) çekebilmek için kendi emek gücünü rekabet edebilir yapmaya mecburdur. GSYİH'in %2'si civarında olan DYY girişleri hala G-20 EM (“Emerging Markets”, Gelişen Pazarlar) ortalamasının altındadır, bu akışların çoğu da üretken olmayan bankacılık, emlak gibi sektörlere doğrudur.

2003 ve 2011 arasında, reel yıllık GSYİH büyümesi ortalaması %5.3'tü, ancak işsizlik oranları çift haneli kalmaya devam etti, böylece sömürülecek yedek bir ordu yaratıldı. Diğer ülkelerle ticaret ve gelir açığı ortalama olarak GSYİH'in %5'inden üstündeydi. Ancak bunlar Türk kapitalizminin iyi yıllarıydı. Ekonomik büyümenin içinde olduğumuz on yıllık sürenin kalanında yavaşlaması, yılda en fazla %4 olması ve hatta altına düşmesi, dış açığın da GSYİH'in %7.5'ine genişlemesi bekleniyor. Son on yıldaki canlanma kısmen emlak, kredi ve hizmetler ve inşaat sektörlerine dayanmaktaydı, gittikçe azalan bir şekilde de üretim, ihracat ve yatırıma.

Bunun nedeni Türk sermayesinin kârlılığının, emek gücünün genişlemesinin yavaşlamaya başlamasıyla gerilemesidir. Bu gerileme 1990'lı yıllarda görünürdü. AKP'nin kurulduktan hemen bir yıl sonraki 2002 seçimlerini dev şirketlerin desteğiyle ezici bir şekilde kazanması bir kaza değildi. AKP altında, kârlılık çarpıcı bir toparlanma yaşadı (her ne kadar kısmen üretken olmayan yatırıma dayansa da). Büyük durgunluk yeni bir tersine dönmeyi ortaya çıkardı ve bu defa kârlılıktaki toparlanma duraksadı. 2010 başında kârlılık önceki tepe noktasına toparlanmış olsa da, o zamandan beri bir düşüşte ve Büyük Durgunluktan önceki tepenin hala altında.

(Grafik yıllara göre Türkiye'nin kâr oranı yüzdesini göstermektedir)

Türk kapitalizminin ormanlarındaki yeşil sürgünler hiç de sağlıklı değiller, öyle ki hükümet ağaçları yerinden sökmeye devam edemeyecektir.



MEP Notu: Bu yazıdaki veriler için OECD istatistikleri ve IMF ülke raporu gibi çeşitli kaynaklar kullanılmıştır.

20 Haz 2013

Emek Atölyesi Site Duyurusu

Emek Atölyesi
Yaşadığımız süreçte, dönemsel olarak sermayenin emek karşısında kazanımlarını arttırdığına tanık oluyoruz. Bir yandan sermaye egemenliğinde oluşturulan ideolojik/kültürel yapı, öte yandan örgütlü mücadeleye uygulanan baskı ve şiddet, toplumdaki örgütlülük düzeyini giderek geriletiyor, kitleleri bireysel dertlerin ve kaygıların içine hapsediyor.

Böyle bir ortamda, yaşadığımız dönemi, dünyayı ve toplumu daha iyi anlayabilmek için bir araya gelerek tartışmalar/araştırmalar yapan bizler, dünyayı anlamanın yetmediğini, asıl sorunun onu değiştirmek olduğunu bildiğimizden, anlama çabamızdan doğan ürünlerimizi bu sitede sizlerle paylaşmak istedik. Şunun bilincindeyiz ki asıl olan, kapitalist sisteme karşı sınıf bilinciyle oluşturulan örgütlü mücadeledir. Bu sitede yayımlanacak yazılarımızla örgütlü işçi sınıfı mücadelesine ve birikimine küçük de olsa bir katkı sağlamayı amaçlıyoruz.

Toplumsal mücadele içindeki gözlemlerimizden, deneyimlerimizden, tanıklıklarımızdan, çalışmalarımızdan süzdüğümüz bilgileri burada derli toplu sunarak, hem kendimiz hem de ilgilisi için geriye dönüp bakılabilecek, kolay erişilebilir bir kaynak oluşturmayı hedefliyoruz. Başka bir deyişle bu çalışmamız, bizlerin gözünde bireysel bir çalışma değil, toplumsal mücadeleden edindiklerimizi yine toplumsal mücadeleye sunma çabamızdır.

Atölyemizde bilgiye ve araştırmaya dayalı ürünler ortaya koymak istiyoruz. Belirli konuları bir dosya gibi ele alarak her yönüyle işlemeyi, onun dışında önemli gördüğümüz kitapları, makaleleri, çevirileri, haberleri ve güncele ilişkin görüşlerimizi paylaşmayı umuyoruz.

21 May 2013

Marksizm: Dün, Bugün, Gelecek - Bertell Ollman

16.05.2012

Türkiye’ye bir dizi konferans vermek amacıyla Yordam Kitap tarafından çağırılan Marksist Siyaset Bilimci Bertell Ollman 12 Mayıs 2013 tarihinde yaklaşık 3 saati bulan “Marksizm: Dün, Bugün, Gelecek” başlığı üzerine bütünlüklü bir sunum yaptı. Bu yazıda panelde aldığım notları ve Bertell Ollman’ı dinlemeye gelen birçok arkadaş ile sonrasında yaptığımız tartışmaları elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım. Bertell Ollman’ın yaptığı konuşmada benim aldığım notlara ilişkin görüş yazılırsa bu yazının kendisi bir adım daha ileriye götürecektir. Panel sırasında aldığım notları maddeler halinde açıklayacağım. Ayrıca simultane çeviride oldukça başarılı olan Sungur Savran’ın emeğini unutmamak gerekir.

Yordam Kitap, Ekim 2006’da Bertell Ollman’ın “Diyalektiğin Dansı Marx’ın Yönteminde Adımlar” adlı kitabının ilk Türkçe çevirisini yayınladı. Bertell Ollman’ın İzmir’de yaptığı sunumun içeriği bir nevi bu kitabın bütünlüklü bir özeti gibiydi. Bu kitabın başında Karl Marx’ın “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş” adlı çalışmasından bir alıntı yer alıyor: “Olduğu yerde donup kalmış koşulları, kendi şarkıları eşliğinde dans etmeye zorlamalıyız”. Yapılan sunumda Bertell Ollman olduğu yerde donup kalmış koşulları kendi şarkıları eşliğinde dans ettirmenin tek yolunun diyalektik olduğunu dönüp dolaşıp vurguladı.

Kapitalist sistemin doğduğu günden bugüne yaşadığı dönüşümler toplumsal hayatın da köklü bir şekilde dönüşmesini sağladı. Yaşanan bu dönüşüm nedeniyle mevcut bir durum üzerinde tahlil yapan birçok Marksist insanın da oldukça sığ yorumlar yaptığını belirterek sunumuna ilk olarak Marksizm ne değildir? sorusunu sorarak cevaplamaya çalıştı. Bazı kavramlar vardır ki kullanıldıklarında birçok farklı anlama gelmektedir. Olaya bu şekilde bakıldığında kavramların hiç de masum olmadığı görülecektir. Bu kavramlara örnek vermek gerekirse; planlama, kalkınma, reform vb.dir. Ollman konuşmasında Marksizmin ne olmadığına dair bazı maddeleri şu şekilde sıraladı:
  1. Marksizm ekonomik bir kalkınma mıdır?
  2. Marksizm ekonomik determinizm midir?
  3. Marksizm bütün ezme ve ezilme biçimlerine karşı mıdır?
  4. Marksizm ütopik bir düşüncenin bir biçimi midir?
  5. Marksizm sadece belli konuları (kadın sorunu, çalışma hayatı vb.) gündemine alacak bir bilim midir?
Bertell Ollman yukarıda sıralanan maddelere yüksek sesle “hayır” dedi. Yukarıda sıralanan maddelere “evet” diyen kesimlerin özellikle yanlış bir Marx okuması yaptığını belirtti. Yukarıda sıralanan maddeler gerçek olsaydı Marx’ın tamamlayamadığı Kapital’i kuşkusuz bir ekonomi kitabı olarak kabul edebilirdik. Kapital’i okuyanlar onun ekonomi kitabı olmadığını pek ala farkındadır. O zaman Marx’ın esas konusu nedir? Marx’ın temel mevzusu kapitalist toplumun hareket yasalarını ortaya koymaktı ve bunu büyük ölçüde başardı.

Kapitalist sistem bir süreç ve ilişki ağında düşünüldüğünde olgular birbirinden neden bağımsız görünür? Marx yaptığı çalışmaların büyük bir kısmında görüngülere değil gerçeğin daha derinlerde olduğu vurgusu bulunmaktadır. Ollman ise kapitalizmin görüntü ile gerçek arasındaki esrarlı perdeyi sürekli olarak sıkı tutmaya çalıştığını belirtti. Esrarlı perdenin ortadan kalkmaması için kapitalistler büyük bir çaba harcamaktadırlar. Kriz dönemlerinde görüngü ile gerçek arasında bulunan fark azalmaktadır. Bertell Ollman bu konuya şöyle bir örnek vererek “sular çekildiği zaman çıplak olanları görürsünüz” şeklinde özetledi. O halde yapılması gerekenin tarihsel bağlamından koparmadan kapitalizmin özgül parçalarını karşılıklı etkileşim içine sokarak kıvılcım çıkarmak gerektiğidir.

Diyalektik yöntem nedir? Diyalektik yöntemi öğrenmenin önemi nedir? Bertell Ollman olguların, olayların daha net anlaşılmasını sağlayan diyalektik yöntemi şu şekilde tanımladı: “Diyalektik yöntem; bir olayı açıklarken sınırların nasıl çizileceği birimlerin nasıl oluşturulacağı meselesini gündeme alır.” Marksizm bizi yöntemle (diyalektik) ve pratikle (sınıf mücadelesi) donatarak sürekli değişen topluma dair çıkarımlarımızın güncellenmesini sağlar ve böylelikle topluma başka bir dünyanın mümkün olduğu çabasına yardımcı olur. Marx kapitalist toplumun hareket yasalarını açıklamaya çalışırken soyutlamaya başvurmuştur. Marx’a göre soyutlamalar yapılmadan kavramaları açıklamak oldukça güçtür. Bertell Ollman’ a göre diyalektik yöntem olmadan dünyada yaşanan değişim ve dönüşümleri anlamak pek mümkün değildir.

Kapitalist üretim biçimin diğer üretim biçimlerinden temel farkı nedir? Marx Kapital’in 1.cildinde Özgürlük, Adalet, Eşitlik, Bentham! şeklinde bir ifade kullanır. Bu kavramları diyalektik bir bütünlük içerisinde tartıştığımızda kapitalist üretim biçiminin temel farkını ortaya koyma şansımız oldukça yüksektir. Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta; “kapitalizm bir şey değil, bir süreçtir” bundan kaynaklı el aldığımız olguları da bu kapsamda değerlendirmek zorundayız.

Kapitalizmde “özgürlük” emek gücünü satma özgürlüğüdür. Olgun kapitalist sistemde hiç kimse silah zoru ile çalıştırılmaz. Herkes kendi emek gücünü dilediği kapitaliste satar. Pazar ilişkileri nasıl ki metaların değerlerini belirliyorsa, emek gücünün değeri de burada belirlenir. Yalnız burada bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekir işçi emek gücünü satmadığı zaman yaşama şansı yoktur. Bu noktaya dikkat ettiğimizde sloganda yer alan “Özgürlük” ifadesinin ne anlama geldiği daha net anlaşılacaktır. Kapitalist sistemde “adalet” sermaye birikiminin devamlılığını merkezine alır. “Eşitlik”; her işçinin üretim araçları karşısındaki konumudur. Kulağımıza oldukça hoş gelen kavramları üretim ilişkileri içerisinde düşündüğümüzde kendimizle çelişkiye düşeriz. Marx bu durumu şöyle ifade etmişti: “kapitalizmde her şey çelişkili gözükür ve gerçekten öyledir”. Özgürlük, Adalet, Eşitlik, Bentham! Bertell Ollman'a göre bu sloganın arkasındaki sır oldukça önemlidir.

Kapitalist sistemin diğer sistemlerden temel farkı artı değer sömürüsüdür. Çok kısa ifade etmek gerekirse bir işçinin belli bir iş günü sonrası harcadığı emek sayesinde oluşan değerin sadece bir kısmını elde etmesidir. Kapitalist üretim ilişkileri geliştikçe gerekli emek (işçinin emek gücünü yeniden üretebileceği miktar) ile artı emek (karşılığı ödenmemiş emek) arasındaki oransal farklılık sermayenin lehine olmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken en temel nokta; kapitalist bölüşüm ilişkileri düşünüldüğünde işçilerin bizzat kendi ürettiklerinin toplamı içinden satın alabileceklerinin payının gittikçe azalmasıdır (Burada işçinin aldığı ücret üzerinden yorum yapmak doğru değildir. Önemli olan bir işçinin satın alabileceği miktar değil yarattığı değerden aldığı paydır).

Kapitalist sistemde üretimi açıklarken ne tür alt başlıklar kullanılmalıdır? Üretim tarzı açıklanırken; dağıtım, mübadele, ticaret, finans, tüketim gibi kavramların hem kendi başlarına hem de bir bütünün içinde birbirleriyle olan ilişkisi ortaya konulmalıdır. Böyle yapıldığı zaman üretim tarzı bilimsel bir şekilde açıklanmış olacaktır. Olgular arasındaki ilişkiyi anlamada bir diğer önemli temel unsur bulunmaktadır. Bu temel unsur olguların tarihsel kökenine bakmanın gerekliliğidir, böylece olguların maddi ön koşulları kavranabilir. Ollman’ın deyimiyle bugünden düne gitmek!

Devlet mekanizması sermaye birikim sürecinde nasıl bir yerde durmaktadır? Bertell Ollman’a göre devlet mekanizmasını bir baskı aracı olarak tanımlamak doğru ama yeterli bir tanımlama değildir. Ollman, kapitalist sistem geliştikçe devletin erkinin yeni rollere bürünmek zorunda olduğunu belirtti. 1980 sonrası dönemde devletin aldığı biçime baktığımızda sermaye ile yeni bir ilişki içerisine girmiştir. Aslında devletin görünen yüzü ile gerçek yüzü arasındaki esrarlı perde görece ortadan kalkmıştır. Yeni dönemde devletin sermaye ile bir bütünün parçası olduğu gerçeği daha net görünmektedir. Devletin görünen yüzüne baktığımızda karşımıza “kamu” olarak çıkmaktadır. Fakat kâr oranlarının düştüğü bir ortamda veya Ollman’ın deyimiyle “suların çekilmesiyle çıplak olanların daha net ortaya çıkacağı” durumda devlet erkinin sermaye birikimi açısından anlamı daha net anlaşılacaktır.

Teori ile pratik arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır? Bertell Ollman’ın konuşma başlıklarından bir diğeri ise strateji ile taktik arasındaki temel farklılıkları açıklamasıydı. Bu konuyu açıklarken Marx’ın kendi döneminden örnekler verdi. Bertell Ollman’a göre Marx daha çok strateji konuları üzerine çalıştı, taktik konusunda oldukça az çalışmasının olduğunu belirtti. Verdiği bir örnekte Marx’a Hollanda’dan gelen bir mektupta nasıl bir mücadele tarzı yürütecekleri sorusu sorulduğunu, Marx'ın bu konuda fikir belirtmenin zor olacağını, çünkü Hollanda'da yapılan mücadele konusunda bilgisinin az olduğunu ama yapılması gerekenin en temel sorunlar üzerinde durmak olduğunu belirtmiştir. Örneğin Karadeniz’de yapılacak mücadele HES mücadelesidir, Mersin’de Nükleer Santrale Hayır mücadelesi, İzmir’de Taşeronlaşmaya Hayır mücadelesi, İzmir Müzisyenler Derneği’nin Sigortasız Çalışmaya karşı mücadelesi, Ankara Dikmen Vadisi halkının Barınma Hakkı talebidir. Bu listenin farklılaşmasının temel nedenleri kapitalizmin eşitsiz gelişimi, her bölgenin farklı toplumsal yapısıdır…

2008 yılında yaşanan ve bugün etkileri devam eden kriz hakkında ne söylenebilir? Bertell Ollman yaşanan son krizin diğer krizlerden oldukça farklı olduğunu söyledi. Yaşanan krizin nedenini son birkaç yılda yaşanan değişim ve dönüşümlere bakılarak anlatmak mümkün değildir. Bundan kaynaklı Ollman her kriz gibi bu krizin de tarihsel bir süreç içinde diyalektik yöntem aracılığıyla açıklanabileceğini belirtti. Olgulara diyalektik bir ilişki kurulmadan bakıldığında krizin nedenleri ile sonuçları büyük ihtimalle yer değiştirmektedir. Bertell Ollman yaşanan birçok krizin eksik tüketim, aşırı üretim gibi görüngülerle ortaya çıktığını belirtti (her ne hikmetse salonda yer alan bazı arkadaşlar Ollman’ın yaşadığımız krizleri aşırı üretim ve eksik tüketim gibi nedenlere bağladığını anlamış). Marx’a göre gerçek ile görüngü aynı şey olsaydı bilime gerek kalmazdı. Bertell Ollman bu noktanın üzerinde durarak, ardından Marx’tan alıntı yaparak krizin nedenleri ile sonuçlarının birbirine karıştırıldığını belirtti (salondaki bazı arkadaşlarımız bu noktayı kaçırmış. Ollman Marx’ın kriz kuramı üzerine yaptığı çalışmasının yakın zamanda biteceğinin haberini verdi). Bertell Ollman ayrıca krizlerden kurtulmanın tek yolunun krizi yaratan nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti (Ayrıntılı olarak özel mülkiyet mevzusu üzerinde durdu).

Kapitalizmin gelişmişlik açısından geldiği noktaya bakıldığında yaşadığımız krizden kurtulması neden mümkün değildir? (Günümüzde ekonominin konusu olmayan alanları düşündüğümde bu söylem bana oldukça iddialı geldi). Ollman bu sorusunu şu nedenlere bağladı;
  • Canlı emeğin oransal olarak üretim sürecindeki payının azalması, yedek işçi ordusunun büyümesi,
  • Otomasyon,
  • Bilgisayarlaşma,
  • E-ticaret,
  • Offshore (kıyı ötesileşme),
  • Out-sourcing (başka ülkelerde taşeronlaşma),
  • Değersizleşme,
Ollman, yukarıda tanımlanan nedenlerden kaynaklı olarak, gelinen noktada kapitalizmin kendi sonuna doğru büyük bir hızla yaklaştığını belirtti. Bundan dolayı yaşadığımız krizin nihai bir kriz olduğu, bu noktada Rosa Luxemburg’un “ya barbarlık, ya sosyalizm!” tespitine katıldığını belirtti.

Kapitalizmde planlı üretim yapılabilir mi? Ollman her kapitalistin kendi içinde planlı üretim yaptığını ama kapitalist sistem bir bütün olarak düşünüldüğünde planlı üretimin mümkün olmadığını belirtti. Bunun temel nedeni sermayenin içkin özelliği olan büyüme hırsının olmasıdır. Örneğin rekabet olgusunu tek başına ele aldığımızda bir kapitalistin kendi başına yaptığı planlamanın bütün içinde çok da bir anlamı bulunmamaktadır.

Krizin yarattığı olanaklar nedir? Ollman’a göre kriz dönemleri işçi sınıfının bilince varması, safların netleşmesi, muğlâk tanımların ortadan kalkması ve işçi sınıfı partilerinin kitleselleşmesine önemli katkılar sunduğunu belirtti. Tabi burada taktik ve stratejinin önemini unutmamak gerekir. Bertell Ollman’ a göre, iş aramak zorunda olan işini yitirme korkusuna sahip olan herkes işçi sınıfına dahildir.

Kapitalizm madem bu kadar kötü bir durumda alternatifini nasıl oluşturacağız? İşçi sınıfının kurtuluşu Marx’ın belirttiği gibi kendi eseri olacaktır. İşçi sınıfının partisi devrim için temel yapı taşıdır. Partinin kendisini işçi sınıfıyla ete kemiğe büründürmesi gerektiğini belirten Ollman bunun için parti kadrolarının Marksizm'i iyice kavraması gerektiğini sıkça vurguladı. Günümüzde işçi sınıfı partilerinde diyalektiğin yeterince anlaşılamamış olması nedeniyle partinin işçi sınıfı adına politika üretmekte son derece yetersiz kaldığını belirtti.

Kapitalist toplumda sosyalizm ve komünizm görüngülerini görmek mümkün müdür? Bertell Ollman’a göre gelişmiş kapitalist toplumda sosyalizm ve komünizm görüngüleri oldukça fazladır. Önemli olan bunu topluma anlatabilecek yol ve yöntemin oluşturulmasıdır. İşçi sınıfının önemli bir birikime sahip olduğunu vurgulayan Ollman aynı zamanda SSCB, Küba, Şili gibi deneyimlerinden ders çıkarmak gerektiğini belirtti. Ollman ayrıca 1917 Ekim Devrimi döneminde yaşasaydı Bolşevik Partisi’ne üye olacağını belirtti. Ollman bu konuda sol harekete yönelik “geçmişin deneyimlerini genelde olduğu gibi sahipleniyoruz, asıl önemli olan yanlış yapılan şeyleri söyleyerek deneyimi sahiplenmektir” şeklinde eleştiride bulundu. Ollman Diyalektiğin Dansı kitabında yapılması gerekeni şu şekilde ifade etmektedir: “Yaşamın herhangi bir alanında mevcut durumu korumaya yönelik bütün çabalar hüsranla sonuçlanmaya mahkûmdur”. Mevcut kazanımları korumanın tek yolu yeni mevziler elde etmektir.

Bertell Ollman konuşmasına J.P. Sartre’den bir alıntı ve bir hikâye anlatarak bitirdi. “İşçilerin kapitalizmde özgürlüğü yoktur. Tek özgürlükleri işçilerin kendi özgürlüklerini kazanma mücadelesidir ” (J. P. Sartre). Hikâyede ise bir rahip öğrencilerine cevabı evet veya hayır olacak şekilde bir soru soruyor. Öğrenciler verdikleri cevap ne olursa olsun karşılarındaki rahip kafalarına bir adet sopa indiriyor. Öğrencilerden bir tanesi dayanamayıp sopayı rahibin elinden kapıyor. Ollman, bu hikayeden yola çıkarak işçi sınıfının günümüzde yapması gerekenin sopayı eline almak olduğunu söylemiştir.

Bu notlar daha önce okuduğum “Diyalektiğin Dansı” kitabından aldığım notlar ile Bertell Ollman’ın yaptığı konuşma esnasında aldığım notların harmanlanmasıdır.